Bilir misiniz ben yazmayı hiç sevmem… Öyle güzel şeylerden ya bahsetmemişimdir ya da az, çok az…
Şimdi bir hikaye anlatmaya çalışacağım size. Siz anlarsınız değil mi beni? Sahi anlar mısınız? Nedir kimbilir sizin adınız Cemal? Süreyya? Yoksa Ayhan mı? Ayhan bey mi yoksa Ayhan hanım mı? “Ne önemi var demeyin” bir bilseniz sizi nasıl aradığımı… Kimse kimseyi gerçekten anlar mı Ayhan bey? Siz gerçekten anladığınızı düşünüyor musunuz beni, Ayhan hanım? Bir bilseniz nasıl yazmak istemiyorum…
Anlatmasam, dinlesem sizi, ne güzeldir acılarınız. Yandı mı çok canınız? Üzülürüm, üzülmem değil ama o zaman yanmaz siz kadar canım. Keşke hep sizin canınız yansa Ayhan, keşke hep sizin ve ben yazmasam…
Bahsetmiş miydim size ben yazmayı hiç sevmem. Ama bugün, tam da bugün ve şu an bir hikaye anlatacağım size. Ben bir kadın sevdim Ayhan dostum, hatta ne oldu biliyor musun o kadın da beni sevdi. Ayhan, benim canım kardeşim, ne demek bu bilir misin? Bilirsin elbet değil mi? Nah bilirsin! Sevdi diyorum ulan! Sağda solda adım geçince, karnında kelebekler gezdi diyorum! Güldü diyorum, bir kadın ben varım diye güldü… Ama nafile işte kardeşim, nafile. Of Ayhan hiç yazasım yok, sen anlatsan ya biraz. Hep susuyorsun be kardeşim hep susuyorsun, sen sustukça ben hatırlıyorum. Cevabını bildiğin sorular sorarsın ya bazen, karşındaki susar, anlarsın işte… Ben de öyle yapıyorum. O sorulara hiç cevap vermiyorum. O zaman da öyleydi, ben hep susuyordum, o da cevabını bildiği sorular soruyordu… İçimden nasıl avaz avaz bağırıyordum kardeşim. Sanki karabasan çöküyordu üzerime, bağırıyordum da duymuyordu. “Yürü” dedi kardeşim, “yüz” dedi, “yaz” dedi. Sevgili kardeşim Ayhan, sen gerçeksin değil mi, yani bir Olric değilsin, ne bileyim Ruhi bey değilsin… Onlar konuşuyor bazen, sen susuyorsun, bana benzediğini düşünüyorum. Ben de sana öyle sorular soruyor muyum? Yazmayı sevmiyorum ben Ayhan! Yazmayı sevmiyorum! Şimdi sen susuyorsun ya Ayhan, laf dönüp dolaşıp ona geliyor. Bilerek susuyorsun değil mi? Sırf anlatayım diye… Sahi sen bilir misin Nazmiye hanımın dolmalarını? Neyse boşver uzun hikaye o… Biz öbürüne gelelim, yine senin istediğin olsun. Yak bi sigara da devam edeyim. Mentollü var bende istersen. İçmesen ne güzel aslında ama içiyorsun değil mi? Ben de içiyorum. Çok saçma şey şu sigara! Uğruna ölünecek nice şey var şu dünyada; özgürlük mesela, eşitlik ya da adalet ama boşverip sigarayla öldürüyoruz kendimizi. Çok korkağız be kardeşim çok korkağız. Neyse şöyle bir bak bakalım etrafına, senden başka okuyan kaldı mı? Kalmamıştır zira daha bir şey anlatamadan uzadı bu yazı. Ha bir de “o” vardır. Kim mi? Dedim ya arkadaş beni sevdi diye “o” işte. Okur “O”, sonuna kadar okur. Kendini arar bu meymenetsiz cümlelerde… Meymenetsiz dediysem yani uğursuz, uğursuzluğu bana cümlelerimin. Daha bir hayrını görmedim. Yaz yaz nereye kadar, bir de öyle tiksiniyorum şu yazma işinden… Sevdim be kardeşim, sevdi, sevdik birbirimizi de o “biz”i sevemedi bir türlü, yani sevdi aslında da korktu mu desem, yakamadı gemileri, cesaret edemedi işte. Hep bir gitmek vardı dilinde. İşin ilginci, gelmeden de gidilirmiş kardeşim, ben de bunu öğrendim. Kaç yaşındasın sen bilmiyorum ama sakın “daha öğrenecek bir şey kalmadı” deme, çok canın yanar sonra kardeşim çok… Sonra bildiklerin, inandıkların öyle yanıltır ki… Misal ben, onu gördüğüm ana kadar, kalbimin artık atmadığını, dahası bir daha atmayacağını düşünüyordum, canımın içi kardeşim. Ama bak tamir etti işte. Şimdi bir meyve ismi sayıklar gibi atıyor kalbim. Daha ne kadar atar? Durur mu? Sonra yeniden başlar mı atmaya? Atmaz diyebilir miyim ya da atar? Of kardeşim ne zevksizdir kalp atmadan yaşamak, yazmak gibi işte… Sevemedim şu yazma işini…
Ayhan, senin bir sığınağın var mı kardeşim? Gösterdin mi hiç kimseye? Bana sığınağını gösterdi kardeşim! Rakı da içtik birlikte… Seviştik de… Bir yanım “sığınağa muhtaç olmasın artık” diyor bir yanım “gidip de orada bulayım”… Korkuyorum kardeşim korkuyorum, o sığınağa gidip onu orada bulamamaktan korkuyorum!
Yazdırma işte bana, yazmaktan nefret ediyorum! Yadırgama beni Ayhan, korkar insan, bu ne ki! Kilo almaktan korktuğu için en sevdiği yemekten kaçan var, karanlıktan korktuğu için gece dalgaları dinleyemeyen, yalnızlıktan korktuğu için envayi çeşit zevzeğe tahammül eden, aç kalmaktan korktuğu için lanet olası bir işte çalışan… Çocukken yenilirim diye oyundan kaçar mıydın sen Ayhan? Ne bozdu böyle bu insanları kardeşim? Ah kardeşim ah yaşayamadan yaşlanıyor insan, hep bu korkulardan, benimki başka bunların yanında… Gitmem demiyorum ki ben “ya bulamazsam” diyorum onu sığınakta… “Ya beni beklemiyorsa orada” diyorum…
Bir de ne diyemedim biliyor musun Ayhan “beni değil, bizi örseleme” diyemedim kardeşim, sustum. Oysa biraz zorlasak çok güzel cümleler kuruyorduk biz… Bir kelime o koyuyordu masaya, bir kelime ben… Belki o yüzden diğerlerinden güzeldi bizim yarışmamız. Rastgele kelimelerden kurulan bize ait cümleler. Cicero şaşar; gökkubbenin altında söylenmiş olan bütün o sözlerden kurduğumuz yeni cümlelere… Çokluğu azlığından, saçmacık, küçücük ama bizim. Bizim ulan bizim! Bize ait! Demek ki “biz” diye bir şey var… Neden yok saymaya çalışır Ayhan! Herkes gibi olmasından korkuyorum! Onunla yaşayamadan, yaşlanmaktan korkuyorum! Korkuyorum kardeşim korkuyorum, o gidişi kabul etmekten korkuyorum! O bana gelemeden, ben ondan giderim diye korkuyorum! Ah kardeşim! Zaman ilaç elbet de onun fazlası da öldürür diye korkuyorum!
Bak yazdırdın bana Ayhan! Açık ettik aslında “zaten” bilinenleri. Gelgelelim sevemedim şu yazmak işini. (24.05.2004)