23 Ağustos 2014 Cumartesi

Mışıl

Aklımdan geçmiyor değil bazen
ölsem diyorum
melek olsam
sağına konsam ya da soluna
yani hep yakın olsam
gerdanına
Ah sevgilim
içimden gelenim
Ölsem
melek olurum başında
sen huzurla uyu diye
(23.08.2016)

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Üç

çok mu geç
yoksa erken?
saat üç..
sabah mı
yoksa gece?
başlangıç mı
yoksa bitiş?

-üç müsün?
-üçüm..
-ben de..

26 Haziran 2014 Perşembe

Yapılmıştı-Edilmişti-Olunmuştu

bir gün bir adam bir kadını öpmüştü
kadın sadece öpülmemiş, öpmüştü
su çalınsa iyi 
meğer suç alınmıştı
gözler gizli bakışmıştı
eller gizli tutulmuştu
kalpler gizli buluşmuştu
tenler gizli tutuşmuştu
arabalı vapura binilmişti
deniz bizim olmuştu
hemen tuzu solunmuştu
biraz hayal kurulmuştu
yollar boyu iki tekere yük olunmuştu
yolda kadın üşümüştü
adam kadına “hoh” demişti
kadın birden ısınmıştı
saç ipekti sevilmişti
parktan ev yapılmıştı
salon, yatak odası kurulmuştu
her sabah ezan duyulmuştu
kimin uykusu kime kaçmıştı
kediler adama sarmıştı
kütükte çay, iki fincanda bir kahve içilmişti
kiraz ismini vermişti
tavanın altında kanepeydi
çok içmiş bir otel odasıydı
apartman diye bir şeyin ilk kapısıydı
bir sevişmedir gitmişti
dörtten fazla tekerden kutuydu otuzdan fazla suret vardı
onlar içinde kelimelerle oynamıştı
bir gün bir güneş batmıştı
yatıp yıldıza bakılmıştı
kadının ayakları denizde ıslanmıştı
öpüp öpüp sarılmıştı
ateş böceği önünden geçmişti
bir teyze iki bardak çay vermişti
o gece gökten yanan taş düşmüştü
has meyveden dondurma yenilmişti
ekmeğe pembe et konmuştu içinde peynir erimişti
iki kapta şarap gelmişti biri açıktı biri koyuydu
koyu sıcaktı soğuyup geri gelmişti
en az iki kere tekrar etmişti
rüyalarda uçulmuştu
adam kadına sarılmıştı
kadın adama sarınmıştı
her gün yağmur yağmıştı
parkta piknik yapılmıştı
arkadaşlar tanışmıştı
rakı içilmişti
meze yenilmişti
iki çiçek alınmıştı
biri yere düşmüştü
biri saça takılmıştı
küçük ak aslan mamasını ıslak yemişti
çubuklu şeker saklanmıştı
sigaralar tütmüştü
duvara resim çizilmişti
uçak pembeye boyanmıştı
kadının dirsekleri sevilmişti
eli narindi öpülmüştü
ele çay dökülmüştü
el yanmıştı
el dinmişti
el kırılmıştı
el kaynamıştı
kalp kaynamıştı
beste yapılmıştı
şarkı yazılmıştı
şarkı söylenmişti
şarkı dinlenmişti
kadının göz bebekleri büyümüştü
adamın yağları erimişti
kelebekler uçuşmuştu
iğneler vurulmuştu
süte muz karışmıştı
avuca yüz sığmıştı
çene kemiği keşfedilmişti
gerdana adam saklanmıştı
kokular birbirine karışmıştı
kelimeler yazılmıştı
insanlar seçilmişti
görüntüler peşpeşe eklenmişti
yeşil takı verilmişti
adamın yüzü okşanmıştı
tavla zor karar vermişti
salıncağa binilmişti
yollar boyu sarmaş dolaş yürünmüştü
ev çileği yenilmişti
erguvanlar ekilmişti
daha neler olmuştu?
kaç vakitte olmuştu?
kaç semtte olmuştu?
daha neler olacaktı?
ömür bile yeter miydi?
dünya daha kocamandı…
gidilmişti
gelinmişti
gidilmişti
gelinmişti

gidilmişti… (26.06.2014)

23 Haziran 2014 Pazartesi

1 Olmasaydı 2 Olmazdı

Hayat bazen bir şeyler getiriyor insanın önüne. Birtakım insan zamanı değil diyerek itiyor, bazısı nihayet diyor. “Nihayet” diyeni anlamak zor değil de diğerlerini anlamak zor. Nasıl söylesem, matematiğe mi başvursam? Mesela “1” olmasaydı “2” olur muydu? Belki olurdu da bugün anladığımız “2” diyebilir miydik ona? Ya da “3” ile “5” toplanmasaydı “8” olur muydu? O da olurdu elbet ama “8” o “8” olur muydu? Matematiğe vurunca bir garip oldu. Nasıl anlatmalı? Öyle şiirsel falan değil, dümdüz nasıl anlatmalı? Yaşadıklarınız bir noktaya getirir sizi (bizi de tabii ama sizden bahsedeceğim bugün-gülücük-). Öyle getirdiği noktanın nokta olduğundan haberinizin olması da gerekmez pekala… Nasıl desem yani öyle “buraya kadarmış” demek zorunda olmazsınız her zaman. Ve birden karşınıza bambaşka bir şey çıkar, çeker sizi içine. “E bir dakika” der yukarda bahsettiğim bir takım insanlar “ne ki şimdi bu, neden şimdi ki, değişmesi gereken bir şey yoktu ki, böyle iyiydi ki” ve benzeri şeyler. (Bu arada ikinci kısımdan yani “bazısı” dediklerimden bahsetmek istemiyorum bu yazıda çünkü onlar zaten bir şeyler bekliyorlardır. Benim bugün yazacaklarım beklemeyenlere ya da beklediğinin farkında olmayanlara dair şeyler olacak ya da ben en azından yola böyle çıkıyorum diyelim.) 
Şöyle bir satır başı yapalım da açık açık yazalım, örnekleyelim, coşalım, coşturalım. Önce “yanlış zaman” söyleminin üzerine eğilmeye çalışalım. Şimdi bir kere hayat önüne yeni bir şey getirdi diye hemen üstüne zıplayın demek istemiyorum, önce onda anlaşalım. Ama şu da bir gerçek ki hayat önünüze bir şey getiriyorsa bu hem o şeyin hem de sizin paralel yaşadığınız hayatların bir kesişme noktasıdır (çoğu zaman). Ve bu kesişme noktalarının küçük tesadüfler olmasındansa öyle ya da böyle yaşananların, sizleri götürdüğü istikametlerin çarpışması olarak görülmesi kanımca daha gerçekçidir. Örneğin işinizle ilgili her şey yolunda gidiyor gibi görünebilir ama yoruluyorsunuzdur, işi artık sevmiyorsunuzdur ya da iş artık sizi sevmiyordur, o işe katacak fazla bir şeyiniz kalmamıştır, iş yüzünden bir şeyleri erteliyorsunuzdur, hayatınızı devam ettirebiliyorsunuzdur o iş sayesinde de aslında başka bir şeydir istediğiniz. Tüm bunlar ve benzeri sebepler vardır da kabul etmek istemezsiniz, dillendirmezsiniz, yaşınız geçiyordur, yeni bir iş yeni bir macera demek olabilir pekala o yüzden aramazsınız arttırılabilir bunlar. Hem iş bir şekilde yürüyordur, “ne gerek var şimdi bir başka şeye” diyerek geçebilirsiniz. Ve karşınıza sizi heyecanlandıran bir iş teklifi çıkar. Bir işveren durupdururken çalışan birine iş teklif etmez, gerçekten size ihtiyacı vardır ki hayatınızı, rutinlerinizi değiştirmek pahasına bu topa girer. Tereddütte kalır iki işi birden yapmaya çalışırsanız, büyük ihtimalle bocalarsınız. Zaten ciddi bir işveren bu durumdan pek hoşnut olmaz. Olsa olsa “bir geçiş dönemidir” der göz yumar ilk başta ama bir noktadan sonra “yeter artık buraya ver kendini” der. İşinizi bırakıp diğerine geçmek de kolay değildir hani, zordur iş değiştirmek. İş yerinde arkadaşlarınız vardır, bir hayatınız vardır orada. Patron “senden çok memnunum aman ha gitme bir yere” der. İş arkadaşınız çok sever sizi tatil planları yapmaya çalışır sizinle birlikte. Hatta siz bir çıtır dillendirirsiniz ayrılmak istediğinizi, bir ruh hastası çıkar “aman ha sen dur ben gideyim, sen gitme sonra bu iş yerinin hali ne olur” der. İş dışındaki arkadaşlarınız da alışmıştır sizin iş rutininize, bozulmasın isterler, maazallah bozulursa borç istersiniz onlardan ya da en azından dertlenir, kafalarını şişirirsiniz. Sonra aileniz baskı yapar “yıllardır çalışıyorsun otur oturduğun yerde işine bak, iş açma başımıza!” der. Ama kimse size demez ki “sen aslında ne istiyorsun?” Şimdi bu yukarıda size buyuranları dinlerseniz ne olur? Pek bir şey olmaz diğer işe bulaşmazsanız. Hayatınız o kabullenmediğiniz sıkıntıları ile devam eder, iş yerinizin işleri bozulmazsa. Ve bir bakarsınız emekli olma yaşınız gelmiş ve siz aslında sizi belki pek de tatmin etmeyen bir işe ömrünüzü adamış olduğunuzla kalımışsınız. Hep düşünürsünüz “acaba diğer işi kabul etseydim ne olurdu?” Hatta kontrol edersiniz ya da bir şekilde kulağınıza çalınır o pozisyona sizin yerinize gelen kişinin hali vakti ne diye.
Şimdi yavaş yavaş toplayalım bahsetmediklerimizden bahsedelim. Örneğin istifa ve uzunca bir tatil. Peki ama ne kadar uzun? Hem o teklifi beğenmemiş miydiniz neden uzun O tatil? Tamam belki ikisinden başka ve hatta daha da seveceğiniz bir iş bulabilirsiniz. Sonra halihazırda çalıştığınız iş yeri de sizin yerinize çalışan bulabilir. Hatta size teklif yapan iş yeri de o işe uygun birini bulabilir. Ama siz size sorulmayan o soruyu kendinize bir an evvel sormazsanız bunların hepsi herkes için sancılı olur.  “Sen aslında ne istiyorsun?”
Buraya nerden geldik “1 olmasaydı 2 olmazdı”, “3 ile 5 toplanmasaydı 8 olmazdı”… Kabul etsek de etmesek de görsek de görmesek de anlamlandırabilsek de anlamlandıramasak da sebepler sonuçlar hep var. İş örneğinde; ya o yeni iş cezbediyor sizi, ya halihazırda olan aslında istediğiniz değil yahut da ikisi birden. Ne fark eder? Soru şu “Sen aslında ne istiyorsun?”.

Bu iş hadisesini bir metafor olarak düşünün ve kendi ikilemlerinize bir de böyle bakmaya çalışın. Bakarsınız bir yerlerden yakalarsınız anlatmaya çabaladıklarımı… Kolay diye bir şey yok, en azından karar verene kadar. (23.06.2014)

10 Haziran 2014 Salı

Sepia

elime ölmüş çiçekleri alıp
yanına gelemem
ıssız yollarda karşına çıkamam
korkarsın
sana af sözleri diyemem
başkaları gibi olamam
anla isterim
anlar mısın?
gözlerini kapatıp
kulaklarını tıkayıp
tek kokumu çekip içine
beni gerçekten anlar mısın?
ben artık isteyemeden
sen
bana söylemeden
affeder misin beni?
biliriz
çıkmazlar var
ve
yakılmayan gemiler
hepsini düşün(!)
gerekse eğer
affetme
içinde soldur

sen de renklerini… (10.06.2014)

4 Haziran 2014 Çarşamba

Tren

Çoğu zaman yazıya giriş cümlesi yazının geri kalanıyla ilgili önemli tohumlar içerir. Az önce yazdığım da öyle mi bilmiyorum. Çünkü tohum atmaktan çok yazıya giriş yapabilmekti amacım. Başarılı oldum mu peki? Dördüncü cümleyi yazarken bile aslında anlatmak istediklerimin kıyısından bile geçmiyorsam çok da başarılı bir giriş diyemem sanırım. Şu yazıya girebilmek için saatlerdir düşünüyorum ve yazacağım o kadar çok var ki ama nereden başlamam gerek bir türlü kestiremiyorum. Başlamadan dedim ki kendime “başla bir yerden, gerisi gelir”, gelmiyor. Dönüp duruyorum olduğum yerde… Suçluyum diye mi bu sefer? Bu sefer? Hangi sefer değildim ki? Bu kez suçlu olduğumu neden kabul ediyorum, diğerlerinden daha suçlu olduğumu düşündüğüm için mi? Doğru soru ne? Kendime hangi soruyu sormam gerek bu yazıya adamakıllı başlamak için? En başından mı başlamam gerek anlatacaklarıma? Yoksa böyle sorup sorup cevap vermeyerek mi devam etmem gerek? Her cümleye başlarken bi sonraki aklıma düşüyor ama bitirdiğimde o cümleyi, aklıma gelen çoktan gitmiş oluyor. Yazıp öyle boşboş bakıyorum. Yazdıklarıma değil, arkama geçip kendime bakıyorum. Fısıldıyorum arkamdan kendime “ne yapıyorsun?” diyorum dönüp cevap vermeye mecalim yok… Yani var da sözcüklerim bitmiş gibi işte… Aslında bilmiyor değilim bu halimi ama emin olamıyorum, belki de kabul etmek istemiyorum. Sonra “elinde mi ki kabul etmek?” diyorum. Bunu söyleyince kalkıp gitmek geliyor yanımdan… Hani bazen böyle şey olur ya onun gibi yani… Bir adım mı kalmış kabullenmeye yoksa çoktan kabullenmişim de elim mi varmıyor yazmaya? Sorulacak her soruya cevabım var sanırdım. Kendi kendime sorduklarım en zoru der sıkıştırırdım güya kendimi. Şimdi kendime verecek cevaplarım yok. Düşünüyorum olan biteni “anladım, hata yaptım” diyorum, sonra aklıma yatmıyor. Bir istasyonda bekliyorsunuz düşünün tren geliyor, duruyor, kapılarını açıyor. Biniyorsunuz içine ama gitmiyor siz inene kadar. Bekliyorsunuz yine gelir mi diye, geliyor birgün ama aynısı oluyor tekrar tekrar. Sonra siz o trene niye binmeniz gerektiğini bile unutmuşken, birgün yine geliyor tren, içiniz kıpır kıpır, trene bineceksiniz. Söylememe gerek var mı ne olduğunu? Pekala, biniyorsunuz trene koltuklar konforlu mu, camlar açılıyor mu, içerde sigara içiliyor mu bakıyorsunuz işte hazırlanıyorsunuz yolculuğa. Sonra bir anons “trenimiz bu istasyondan yolcu almayacaktır”. Sonra kırıyorsunuz trenin camlarını, bağırıyorsunuz; git tren diyorsunuz, kötüsün sen git. Sonra tren bir daha bu istasyona uğramam diyor. Üzülüyorsunuz ama neye? O tren sizi bir istasyondan diğerine hiç götürmedi ki… Dönüp bir baksanıza bu istasyonda ne işiniz var sizin? Nereye gidecektiniz de buraya geldiniz? O trene niye binecektiniz? Ne anladık bundan ben söyleyeyim insan suretinde bir öküz olursanız metaforunuz tren olur, kah yakından kah uzaktan bakar bakar durursunuz.
Bitti mi şimdi bu yazı, anlattı mı bir şeyler, yazı mı anlatacaktı yoksa ben mi olanları? Sahi ne olmuştu?

- Üzmüştük onu…
- O bizi üzmemiş miydi?
- Bilmiyor muyduk üzüleceğimizi?
- Bilmiyorduk, inanmıyorduk ya da üzmezdi işte
- Söylemişti…
- Ne olmuş söylediyse? kırmadı mı o bizi? örselemedi mi?
- Ne olmuş kırdıysa? yok mu o kadar hakkı?
- Bizim yok mu? yanlış yapma hakkımız yok mu bizim?
- Bazı yanlışları yapmaya hakkın yok!
- Neden?
- Her şeyi bilemem unuttun mu ben de senim. hem anlattı sana. Allah aşkına söylesene bana derdin neydi senin? Yanına geldi senin istediğin bu değil miydi? Ne oldu da bu aşamaya gelmesine izin verdin? Neden o kadar içtin mesela? Kendini nasıl kaybettin? Bıraksaydın vakitlice gitseydi?
-  “Beni o eve hiç çağırmadın” demişti hatırlıyor musun? Bir yerden sonra o söyledikleri vardı aklımda, artık gelsin istedim. Neden bilmiyorum bu gelişi temelli sandım ve artık gelsin istedim. O gece onun yanından hiç ayrılmamak istedim. Çünkü yetmiyor anlıyorsun, sen de bensin, sen de biliyorsun. Başından beri bu aceleciliğimi törpülemeye çalışmadım mı? İşte yine o açtı başıma bunu.
- Sana bir şey söyleyeyim mi, artık o da sen de haklı değilsiniz…
- Nasıl yani?
- Basbayağı işte. O hangi adımı atacağına emin olamıyor. İkilemde kalıyor hep bu yüzden “siz” olamıyorsunuz. Ne kalabiliyor, ne gidebiliyor. O yüzden kaldığı yere de zarar veriyor, kendine de zarar veriyor, sana da zarar veriyor. Üstelik bile bile söyleye söyleye yapıyor bunu. Sense bu savaş fikrini benimsedin, kaldın orada…
- Ama o istedi. Ben en başında savaşmayalım dedim. Kaybetmem dedim.
- Fark eder mi? Kendine gelmen gerekmiyor mu artık? Hem kaybetmek kazanmak ne ya? Sen karıştırdın bazı şeyleri birbirine ya da emin ol dışarıdan öyle görünüyordur, bak bizim bile aklımıza geliyorsa…
- Artık çok geç değil mi?
- Bilemezsin. İçindekiler bitmeden dışardan yırtsak kendimizi ne olur ki? Ama bil gerçekten kanıyor şu an o da. Acımasız davranıyorsun çünkü ve bak bu acımasızlığı hak görüyorsun kendinde, bu yanlış. Bunu kavra! Sarhoştun tamam ama niye sarhoştun, bir düşün, içini kusmak için mi gelmesini istiyordun yoksa sarılmak için mi? 
- Kızgındım ona. Çünkü yine gitmeye çabalıyordu ve gidemiyordu biliyordum. Hep soruyorum ya işte “madem istiyorsun sen de, neden yanmıyor o gemiler” diye… Esas medcezirler onda biliyorsun. Başından beri onda. Ben kendimi canımı acıta acıta o istiyor diye gitmeye çalışmadım mı? Yapamadım! Oyunlar oynadım, şu savaş hikayesi işte! Kızsın istedim görsün istedim ikimizden biri gitse diğeri peşinden gidecek görsün istedim. 
- Yapmasaydın görmeyecek miydi? Sen o oyunları yapmasan bilmeyecek miydi? Yahu zaten bilmiyor muydu o da? Sabretmedin! Sabretmek de istemedin aslında! Görüyorum acıtıyor içini kaldığı yer. Ama sen de biliyordun birden bire olmayacağını. Olsa sağlıklı olmayacağını. Düzeltebilirsin sanıyorsun her şeyi. Ama yapamazsın. Onu ondan iyi tanıyabileceğini düşünüyorsun. Yanlış! 
- Biliyorum. Onsuz olmak istemiyorum. Fevri oluyorum. Yanlış yapıyorum. Korkuyorum… Elimden gelen ne varsa yapmak istiyorum bu yüzden. Niye bunu da yapmadım diyerek pişman olmaktan korkuyorum.
- Ama bak şimdi yaptıklarından da pişmansın…
- Evet.
- Canını acıttın onun!
- Evet.
- Hak ettiğini düşündüğün için mi yaptın?
- Aslında gerçekten kopuk kopuk hepsi… Hatırlamıyorum tamamını. O yüzden sordum hep anlat ne oldu dedim. 
- İnanmaz. Dahası inansa da fark etmez. Hem bu daha kötü değil mi? Kendinde değilken, bilincin tam yerinde değilken yapman daha korkutucu değil mi?
- Öyle… Öyle ama hep yanında değilim ki bir daha yanında olacağım bile meçhulken nasıl biriktirmeden konuşabilirdim ki? Birlikte olmak böyle değil ki… Bu başka bir şey bu normal değil ki… Bunda verilen tepkiler yaşananlar olumlusu da olumsuzu da, yani ne bileyim bunlardan hareketle nasıl karar verilir ki…
- Saçmalama! Başka ne var elinizde? Senin bu sabırsızlığın başka bir şekilde olmasına izin veriyor mu ki? “Ama korkuyorum” mu diyeceksin yine? Esas bundan korkman lazımdı! Tamam o da normalleştirmedi ama sen de fırsat vermedin ki!
- Verdim. O da o sırada bir karar verdi. “Başladığım noktaya dönüyorum” dedi…
- Olabilir.
- Olmaz yahu nasıl olur!
- Sen değil misin “zaten oradan adım atmadı ki” diyen, hem bunu söyleyip hem neye kızıyorsun? Hem geç bunları onun canını yakmayı nasıl düşünürsün sen? Nasıl yaparsın? Hadi her şey tamam! Her şeye bahanen var! Korktun, pişman olmamak için yaptın ne yaptınsa, “niye yapmadım dememek” için. Nasıl canını yakarsın! Buna nasıl teşebbüs edersin! Farkında değil misin belki de gerçekten elle tutulur bir bahane arıyordu ve kendi ellerinle onu da uzattın sen!
- Buna ihtiyacı var mıydı ki?
- Belki de vardı… Sen demiyor musun “o da gidemiyor, o da yanımda olmak istiyor aslında “diye.
- Evet ama…
- Ama ne? Kalmak için de gitmek için de bir şeylerden emin olmak istemez mi insan? Görebildiği kadarını görmek istemez mi?
- Ama o gördüğü değilim ki ben. Bir noktaya kadar oyundu işte konuştuk ya…
- Hangi noktaya kadar? Neyi nereden bilecek? Son olana ne diyeceksin? Şu an aklında sen yoksun bile bence, hayalkırıklığı var sadece.
- Ama…
- Aması falan yok! Hem alma artık aşkı sevgiyi ağzına, nasıl kurarsan kur cümleyi, eğreti duracak ağzında! 
- …
- O zaten ne yapacağını bilmiyordu. İkilemdeydi. İstediğini değil, yapması gerektiğini düşündüğünü yapmaya çalışıyordu. Zaten tüketiyordu kendini… Ya sen! Sen kendi payına düşeni ağır sandın! Nasıl görünüyorsun şimdi! 
- Hafif miydi benim payım?
- Değil ikinizin ki de değil! Ama anlamadınız işte ikinizde! Çözümsüzlük üzerinden yürüdünüz. Hele sen! Gidere gider yapmak huyun senin! Çok mu sıkıya geldin, ne oldu senin sabrına? Cevap versene niye acıttın canını? Senin de canın değil miydi o? Ama sen kendi canını da yakıyorsun değil mi? Çözüyor mu bir şeyler? Söylesene nasıl yaptın?
- İçtim işte…
- İyi bok yedin! Kendine zarar verdiğinde de içmiştin! “Kendimi düzeltirim” diyorsun, peki ya o? Onu nasıl iyileştireceksin? Hakkın var mı onu hayal kırıklığına uğratmaya!
- Ben…
- Sakın bana bahane uydurma! Şu yukarıda yazdıklarına bak! Trenmiş, istasyonmuş, metaformuş, kızmışmış, camları kırmışmış! Benimle konuşacakmış da sözcükleri bitmiş! “Kendimle yüzleşemeyecek kadar boka sardım” diyemiyorsun da!
- Yeter! Canavar mıyım ben, hiç mi doğrum yok benim. Yaptım ulan işte söylüyorum hata yaptım! Pişmanım! Hata yaptım bitti gitti mi diyorum, yaptım bak deli gibi kendimle yazışıyorum! Kendime kızıyorum. Kendimi affetmeye çalışıyorum, bir çıkar yol arıyorum. 
- Bulamayacaksın! Sen nasıl yaktıysan onun canını, nasıl sızlattıysan onun içini, seninki de bir ömür sızlayacak! Hak ettiğin bu çünkü. Ne içine atabildin, ne kusabildin! Saçmaladın! Batırdın! Biliyor musun gidebilsem ben de giderdim senden!
- …
- …
  - Şimdi ne olacak?
- Bilmiyorum. Ama biraz susman lazım artık… Konuşmak bir işe yaramayacak çünkü. Rahat bırak onu… Bırak rahat rahat düşünsün…
- “Düşünecek bir şey yok” diyecektir. “Yok say beni” dedi. Gerçekten gitti işte…
- Yapacağın bir şey yok anlamıyor musun?
- Zaten hiç olmadı ki…
- Ne düşünüyoruz iki saattir? Ne düşündük söylesene düşünme payı bırakmadın hiç hep müdahale etmeye çabaladın. Çabaladıkça hata yaptın. Hata yaptıkça batırdın!
- Hayır. Hepsi hata değildi biliyorsun. Evet son olan olmamalıydı. Ama her şey hata değildi. Bütün hatalar tek taraflı değildi.
- Son yaptığın bütün iyi şeyleri silmesine sebep oldu. O yüzden sadece hatalar kaldı ortada… Ona rağmen kaldıysa bir şeyler küçük bir kor, yanar yeniden ateşi. Sakin ol. Korkma artık. Bırak rahat bırak düşünsün. Biliyorsun düşünecek. İstese de istemese de düşünecek. Sen vazgeçebildin mi düşünmekten hatırlasana eskileri. Bak bunları hatırla empati yapmak için hatırla oyunlarında kullanmak için değil. İçimiz rahatlasın diye söylemiyorum. Düşünmüyorum da dese düşünmesi gerek. Bunu bilmiyor olamaz. Bunu yadsıyamaz. O yüzden bırak rahat bırak. Sus. Biraz… Bir müddet, gerektiği kadar…
- Ne kadar?

- Bilmiyoruz… (04.06.2014)

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Sevemedim Şu Yazma İşini

Bilir misiniz ben yazmayı hiç sevmem… Öyle güzel şeylerden ya bahsetmemişimdir ya da az, çok az… 
Şimdi bir hikaye anlatmaya çalışacağım size. Siz anlarsınız değil mi beni? Sahi anlar mısınız? Nedir kimbilir sizin adınız Cemal? Süreyya? Yoksa Ayhan mı? Ayhan bey mi yoksa Ayhan hanım mı? “Ne önemi var demeyin” bir bilseniz sizi nasıl aradığımı… Kimse kimseyi gerçekten anlar mı Ayhan bey? Siz gerçekten anladığınızı düşünüyor musunuz beni, Ayhan hanım? Bir bilseniz nasıl yazmak istemiyorum…
Anlatmasam, dinlesem sizi, ne güzeldir acılarınız. Yandı mı çok canınız? Üzülürüm, üzülmem değil ama o zaman yanmaz siz kadar canım. Keşke hep sizin canınız yansa Ayhan, keşke hep sizin ve ben yazmasam…
Bahsetmiş miydim size ben yazmayı hiç sevmem. Ama bugün, tam da bugün ve şu an bir hikaye anlatacağım size. Ben bir kadın sevdim Ayhan dostum, hatta ne oldu biliyor musun o kadın da beni sevdi. Ayhan, benim canım kardeşim, ne demek bu bilir misin? Bilirsin elbet değil mi? Nah bilirsin! Sevdi diyorum ulan! Sağda solda adım geçince, karnında kelebekler gezdi diyorum! Güldü diyorum, bir kadın ben varım diye güldü… Ama nafile işte kardeşim, nafile. Of Ayhan hiç yazasım yok, sen anlatsan ya biraz. Hep susuyorsun be kardeşim hep susuyorsun, sen sustukça ben hatırlıyorum. Cevabını bildiğin sorular sorarsın ya bazen, karşındaki susar, anlarsın işte… Ben de öyle yapıyorum. O sorulara hiç cevap vermiyorum. O zaman da öyleydi, ben hep susuyordum, o da cevabını bildiği sorular soruyordu… İçimden nasıl avaz avaz bağırıyordum kardeşim. Sanki karabasan çöküyordu üzerime, bağırıyordum da duymuyordu. “Yürü” dedi kardeşim, “yüz” dedi, “yaz” dedi. Sevgili kardeşim Ayhan, sen gerçeksin değil mi, yani bir Olric değilsin, ne bileyim Ruhi bey değilsin… Onlar konuşuyor bazen, sen susuyorsun, bana benzediğini düşünüyorum. Ben de sana öyle sorular soruyor muyum? Yazmayı sevmiyorum ben Ayhan! Yazmayı sevmiyorum!  Şimdi sen susuyorsun ya Ayhan, laf dönüp dolaşıp ona geliyor. Bilerek susuyorsun değil mi? Sırf anlatayım diye… Sahi sen bilir misin Nazmiye hanımın dolmalarını? Neyse boşver uzun hikaye o… Biz öbürüne gelelim, yine senin istediğin olsun. Yak bi sigara da devam edeyim. Mentollü var bende istersen. İçmesen ne güzel aslında ama içiyorsun değil mi? Ben de içiyorum. Çok saçma şey şu sigara! Uğruna ölünecek nice şey var şu dünyada; özgürlük mesela, eşitlik ya da adalet ama boşverip sigarayla öldürüyoruz kendimizi. Çok korkağız be kardeşim çok korkağız. Neyse şöyle bir bak bakalım etrafına, senden başka okuyan kaldı mı? Kalmamıştır zira daha bir şey anlatamadan uzadı bu yazı. Ha bir de “o” vardır. Kim mi? Dedim ya arkadaş beni sevdi diye “o” işte. Okur “O”, sonuna kadar okur. Kendini arar bu meymenetsiz cümlelerde… Meymenetsiz dediysem yani uğursuz, uğursuzluğu bana cümlelerimin. Daha bir hayrını görmedim. Yaz yaz nereye kadar, bir de öyle tiksiniyorum şu yazma işinden… Sevdim be kardeşim, sevdi, sevdik birbirimizi de  o “biz”i sevemedi bir türlü, yani sevdi aslında da korktu mu desem, yakamadı gemileri, cesaret edemedi işte. Hep bir gitmek vardı dilinde. İşin ilginci, gelmeden de gidilirmiş kardeşim, ben de bunu öğrendim. Kaç yaşındasın sen bilmiyorum ama sakın “daha öğrenecek bir şey kalmadı” deme, çok canın yanar sonra kardeşim çok… Sonra bildiklerin, inandıkların öyle yanıltır ki… Misal ben, onu gördüğüm ana kadar, kalbimin artık atmadığını, dahası bir daha atmayacağını düşünüyordum, canımın içi kardeşim. Ama bak tamir etti işte. Şimdi bir meyve ismi sayıklar gibi atıyor kalbim. Daha ne kadar atar? Durur mu? Sonra yeniden başlar mı atmaya? Atmaz diyebilir miyim ya da atar? Of kardeşim ne zevksizdir kalp atmadan yaşamak, yazmak gibi işte… Sevemedim şu yazma işini… 
Ayhan, senin bir sığınağın var mı kardeşim? Gösterdin mi hiç kimseye? Bana sığınağını gösterdi kardeşim! Rakı da içtik birlikte… Seviştik de… Bir yanım “sığınağa muhtaç olmasın artık” diyor bir yanım “gidip de orada bulayım”… Korkuyorum kardeşim korkuyorum, o sığınağa gidip onu orada bulamamaktan korkuyorum! 
Yazdırma işte bana, yazmaktan nefret ediyorum! Yadırgama beni Ayhan, korkar insan, bu ne ki! Kilo almaktan korktuğu için en sevdiği yemekten kaçan var, karanlıktan korktuğu için gece dalgaları dinleyemeyen, yalnızlıktan korktuğu için envayi çeşit zevzeğe tahammül eden, aç kalmaktan korktuğu için lanet olası bir işte çalışan… Çocukken yenilirim diye oyundan kaçar mıydın sen Ayhan? Ne bozdu böyle bu insanları kardeşim? Ah kardeşim ah yaşayamadan yaşlanıyor insan, hep bu korkulardan, benimki başka bunların yanında… Gitmem demiyorum ki ben “ya bulamazsam” diyorum onu sığınakta… “Ya beni beklemiyorsa orada” diyorum… 
Bir de ne diyemedim biliyor musun Ayhan “beni değil, bizi örseleme” diyemedim kardeşim, sustum. Oysa biraz zorlasak çok güzel cümleler kuruyorduk biz… Bir kelime o koyuyordu masaya, bir kelime ben… Belki o yüzden diğerlerinden güzeldi bizim yarışmamız. Rastgele kelimelerden kurulan bize ait cümleler. Cicero şaşar; gökkubbenin altında söylenmiş olan bütün o sözlerden kurduğumuz yeni cümlelere… Çokluğu azlığından, saçmacık, küçücük ama bizim. Bizim ulan bizim! Bize ait! Demek ki “biz” diye bir şey var… Neden yok saymaya çalışır Ayhan!  Herkes gibi olmasından korkuyorum! Onunla yaşayamadan, yaşlanmaktan korkuyorum! Korkuyorum kardeşim korkuyorum, o gidişi kabul etmekten korkuyorum! O bana gelemeden, ben ondan giderim diye korkuyorum! Ah kardeşim! Zaman ilaç elbet de onun fazlası da öldürür diye korkuyorum!

Bak yazdırdın bana Ayhan! Açık ettik aslında “zaten” bilinenleri. Gelgelelim sevemedim şu yazmak işini. (24.05.2004)

28 Nisan 2014 Pazartesi

Yeniden yazılmaya mahkum ya da değil bilinmez birkaç cümle II "Ağlamak Üzerine"

"Yağmur toprakta güzel" kırmızı yanaklarında..
pembenin, kırmızının, morun alacası dudaklarında güzel
gülmek yüzünde güzel, yüzünün envai çeşit kasında
sıcak teninde güzel, ateş kadınlığında
buğdayın rengi saçında güzel, ekmek terinde
senin tuzun, şekerin cana değen
sen bende güzelsin, kokum gerdanında..
şimdi gidiyoruz
ya küllerden doğmak için yeniden
ya da karışmak üzere
toprağa, denize
buraya bir "hoşçakal" yakışır elbet
lakin dilim lal
elim kırık..

19 Nisan 2014 Cumartesi

Şöyle

Şöyle olacak
politikadan konuşacağım
ve işlerden
zaman zaman müzikten
edebiyattan
ölülere olan özlemlerden konu açacağım
bazen az
bazen çok
ama hep boş konuşacağım
hiçbir şey olmamış gibi
belki de sadece atlatmış gibi
dünya dönmeye devam ediyormuş gibi
yaz gelmiş gibi
üşümüyormuş gibi
dinliyormuş gibi
bir şey anlatıyormuş gibi
yani iyiymiş gibi
hülasa
hiç olmamışsın gibi

peki sen ne yapacaksın?

10 Ocak 2014 Cuma

Ben Ağlarken Sen Gülemez misin?

Her şeyi iste benden
Tek boynuzlu kanatlı atı
Uçan halıyı
Deniz kızının saçından bir tutamı
Gökkuşağı'nın altındaki hazineyi
Her şeyi iste benden
Kalbimi iste ama
Benden seni isteme
Veremem
Sen verebilir misin bana beni
Rica etsem, yalvarsam dua etsem bütün dinlerin tanrılarına
Ben ağlarken sen gülemez misin?