4 Haziran 2014 Çarşamba

Tren

Çoğu zaman yazıya giriş cümlesi yazının geri kalanıyla ilgili önemli tohumlar içerir. Az önce yazdığım da öyle mi bilmiyorum. Çünkü tohum atmaktan çok yazıya giriş yapabilmekti amacım. Başarılı oldum mu peki? Dördüncü cümleyi yazarken bile aslında anlatmak istediklerimin kıyısından bile geçmiyorsam çok da başarılı bir giriş diyemem sanırım. Şu yazıya girebilmek için saatlerdir düşünüyorum ve yazacağım o kadar çok var ki ama nereden başlamam gerek bir türlü kestiremiyorum. Başlamadan dedim ki kendime “başla bir yerden, gerisi gelir”, gelmiyor. Dönüp duruyorum olduğum yerde… Suçluyum diye mi bu sefer? Bu sefer? Hangi sefer değildim ki? Bu kez suçlu olduğumu neden kabul ediyorum, diğerlerinden daha suçlu olduğumu düşündüğüm için mi? Doğru soru ne? Kendime hangi soruyu sormam gerek bu yazıya adamakıllı başlamak için? En başından mı başlamam gerek anlatacaklarıma? Yoksa böyle sorup sorup cevap vermeyerek mi devam etmem gerek? Her cümleye başlarken bi sonraki aklıma düşüyor ama bitirdiğimde o cümleyi, aklıma gelen çoktan gitmiş oluyor. Yazıp öyle boşboş bakıyorum. Yazdıklarıma değil, arkama geçip kendime bakıyorum. Fısıldıyorum arkamdan kendime “ne yapıyorsun?” diyorum dönüp cevap vermeye mecalim yok… Yani var da sözcüklerim bitmiş gibi işte… Aslında bilmiyor değilim bu halimi ama emin olamıyorum, belki de kabul etmek istemiyorum. Sonra “elinde mi ki kabul etmek?” diyorum. Bunu söyleyince kalkıp gitmek geliyor yanımdan… Hani bazen böyle şey olur ya onun gibi yani… Bir adım mı kalmış kabullenmeye yoksa çoktan kabullenmişim de elim mi varmıyor yazmaya? Sorulacak her soruya cevabım var sanırdım. Kendi kendime sorduklarım en zoru der sıkıştırırdım güya kendimi. Şimdi kendime verecek cevaplarım yok. Düşünüyorum olan biteni “anladım, hata yaptım” diyorum, sonra aklıma yatmıyor. Bir istasyonda bekliyorsunuz düşünün tren geliyor, duruyor, kapılarını açıyor. Biniyorsunuz içine ama gitmiyor siz inene kadar. Bekliyorsunuz yine gelir mi diye, geliyor birgün ama aynısı oluyor tekrar tekrar. Sonra siz o trene niye binmeniz gerektiğini bile unutmuşken, birgün yine geliyor tren, içiniz kıpır kıpır, trene bineceksiniz. Söylememe gerek var mı ne olduğunu? Pekala, biniyorsunuz trene koltuklar konforlu mu, camlar açılıyor mu, içerde sigara içiliyor mu bakıyorsunuz işte hazırlanıyorsunuz yolculuğa. Sonra bir anons “trenimiz bu istasyondan yolcu almayacaktır”. Sonra kırıyorsunuz trenin camlarını, bağırıyorsunuz; git tren diyorsunuz, kötüsün sen git. Sonra tren bir daha bu istasyona uğramam diyor. Üzülüyorsunuz ama neye? O tren sizi bir istasyondan diğerine hiç götürmedi ki… Dönüp bir baksanıza bu istasyonda ne işiniz var sizin? Nereye gidecektiniz de buraya geldiniz? O trene niye binecektiniz? Ne anladık bundan ben söyleyeyim insan suretinde bir öküz olursanız metaforunuz tren olur, kah yakından kah uzaktan bakar bakar durursunuz.
Bitti mi şimdi bu yazı, anlattı mı bir şeyler, yazı mı anlatacaktı yoksa ben mi olanları? Sahi ne olmuştu?

- Üzmüştük onu…
- O bizi üzmemiş miydi?
- Bilmiyor muyduk üzüleceğimizi?
- Bilmiyorduk, inanmıyorduk ya da üzmezdi işte
- Söylemişti…
- Ne olmuş söylediyse? kırmadı mı o bizi? örselemedi mi?
- Ne olmuş kırdıysa? yok mu o kadar hakkı?
- Bizim yok mu? yanlış yapma hakkımız yok mu bizim?
- Bazı yanlışları yapmaya hakkın yok!
- Neden?
- Her şeyi bilemem unuttun mu ben de senim. hem anlattı sana. Allah aşkına söylesene bana derdin neydi senin? Yanına geldi senin istediğin bu değil miydi? Ne oldu da bu aşamaya gelmesine izin verdin? Neden o kadar içtin mesela? Kendini nasıl kaybettin? Bıraksaydın vakitlice gitseydi?
-  “Beni o eve hiç çağırmadın” demişti hatırlıyor musun? Bir yerden sonra o söyledikleri vardı aklımda, artık gelsin istedim. Neden bilmiyorum bu gelişi temelli sandım ve artık gelsin istedim. O gece onun yanından hiç ayrılmamak istedim. Çünkü yetmiyor anlıyorsun, sen de bensin, sen de biliyorsun. Başından beri bu aceleciliğimi törpülemeye çalışmadım mı? İşte yine o açtı başıma bunu.
- Sana bir şey söyleyeyim mi, artık o da sen de haklı değilsiniz…
- Nasıl yani?
- Basbayağı işte. O hangi adımı atacağına emin olamıyor. İkilemde kalıyor hep bu yüzden “siz” olamıyorsunuz. Ne kalabiliyor, ne gidebiliyor. O yüzden kaldığı yere de zarar veriyor, kendine de zarar veriyor, sana da zarar veriyor. Üstelik bile bile söyleye söyleye yapıyor bunu. Sense bu savaş fikrini benimsedin, kaldın orada…
- Ama o istedi. Ben en başında savaşmayalım dedim. Kaybetmem dedim.
- Fark eder mi? Kendine gelmen gerekmiyor mu artık? Hem kaybetmek kazanmak ne ya? Sen karıştırdın bazı şeyleri birbirine ya da emin ol dışarıdan öyle görünüyordur, bak bizim bile aklımıza geliyorsa…
- Artık çok geç değil mi?
- Bilemezsin. İçindekiler bitmeden dışardan yırtsak kendimizi ne olur ki? Ama bil gerçekten kanıyor şu an o da. Acımasız davranıyorsun çünkü ve bak bu acımasızlığı hak görüyorsun kendinde, bu yanlış. Bunu kavra! Sarhoştun tamam ama niye sarhoştun, bir düşün, içini kusmak için mi gelmesini istiyordun yoksa sarılmak için mi? 
- Kızgındım ona. Çünkü yine gitmeye çabalıyordu ve gidemiyordu biliyordum. Hep soruyorum ya işte “madem istiyorsun sen de, neden yanmıyor o gemiler” diye… Esas medcezirler onda biliyorsun. Başından beri onda. Ben kendimi canımı acıta acıta o istiyor diye gitmeye çalışmadım mı? Yapamadım! Oyunlar oynadım, şu savaş hikayesi işte! Kızsın istedim görsün istedim ikimizden biri gitse diğeri peşinden gidecek görsün istedim. 
- Yapmasaydın görmeyecek miydi? Sen o oyunları yapmasan bilmeyecek miydi? Yahu zaten bilmiyor muydu o da? Sabretmedin! Sabretmek de istemedin aslında! Görüyorum acıtıyor içini kaldığı yer. Ama sen de biliyordun birden bire olmayacağını. Olsa sağlıklı olmayacağını. Düzeltebilirsin sanıyorsun her şeyi. Ama yapamazsın. Onu ondan iyi tanıyabileceğini düşünüyorsun. Yanlış! 
- Biliyorum. Onsuz olmak istemiyorum. Fevri oluyorum. Yanlış yapıyorum. Korkuyorum… Elimden gelen ne varsa yapmak istiyorum bu yüzden. Niye bunu da yapmadım diyerek pişman olmaktan korkuyorum.
- Ama bak şimdi yaptıklarından da pişmansın…
- Evet.
- Canını acıttın onun!
- Evet.
- Hak ettiğini düşündüğün için mi yaptın?
- Aslında gerçekten kopuk kopuk hepsi… Hatırlamıyorum tamamını. O yüzden sordum hep anlat ne oldu dedim. 
- İnanmaz. Dahası inansa da fark etmez. Hem bu daha kötü değil mi? Kendinde değilken, bilincin tam yerinde değilken yapman daha korkutucu değil mi?
- Öyle… Öyle ama hep yanında değilim ki bir daha yanında olacağım bile meçhulken nasıl biriktirmeden konuşabilirdim ki? Birlikte olmak böyle değil ki… Bu başka bir şey bu normal değil ki… Bunda verilen tepkiler yaşananlar olumlusu da olumsuzu da, yani ne bileyim bunlardan hareketle nasıl karar verilir ki…
- Saçmalama! Başka ne var elinizde? Senin bu sabırsızlığın başka bir şekilde olmasına izin veriyor mu ki? “Ama korkuyorum” mu diyeceksin yine? Esas bundan korkman lazımdı! Tamam o da normalleştirmedi ama sen de fırsat vermedin ki!
- Verdim. O da o sırada bir karar verdi. “Başladığım noktaya dönüyorum” dedi…
- Olabilir.
- Olmaz yahu nasıl olur!
- Sen değil misin “zaten oradan adım atmadı ki” diyen, hem bunu söyleyip hem neye kızıyorsun? Hem geç bunları onun canını yakmayı nasıl düşünürsün sen? Nasıl yaparsın? Hadi her şey tamam! Her şeye bahanen var! Korktun, pişman olmamak için yaptın ne yaptınsa, “niye yapmadım dememek” için. Nasıl canını yakarsın! Buna nasıl teşebbüs edersin! Farkında değil misin belki de gerçekten elle tutulur bir bahane arıyordu ve kendi ellerinle onu da uzattın sen!
- Buna ihtiyacı var mıydı ki?
- Belki de vardı… Sen demiyor musun “o da gidemiyor, o da yanımda olmak istiyor aslında “diye.
- Evet ama…
- Ama ne? Kalmak için de gitmek için de bir şeylerden emin olmak istemez mi insan? Görebildiği kadarını görmek istemez mi?
- Ama o gördüğü değilim ki ben. Bir noktaya kadar oyundu işte konuştuk ya…
- Hangi noktaya kadar? Neyi nereden bilecek? Son olana ne diyeceksin? Şu an aklında sen yoksun bile bence, hayalkırıklığı var sadece.
- Ama…
- Aması falan yok! Hem alma artık aşkı sevgiyi ağzına, nasıl kurarsan kur cümleyi, eğreti duracak ağzında! 
- …
- O zaten ne yapacağını bilmiyordu. İkilemdeydi. İstediğini değil, yapması gerektiğini düşündüğünü yapmaya çalışıyordu. Zaten tüketiyordu kendini… Ya sen! Sen kendi payına düşeni ağır sandın! Nasıl görünüyorsun şimdi! 
- Hafif miydi benim payım?
- Değil ikinizin ki de değil! Ama anlamadınız işte ikinizde! Çözümsüzlük üzerinden yürüdünüz. Hele sen! Gidere gider yapmak huyun senin! Çok mu sıkıya geldin, ne oldu senin sabrına? Cevap versene niye acıttın canını? Senin de canın değil miydi o? Ama sen kendi canını da yakıyorsun değil mi? Çözüyor mu bir şeyler? Söylesene nasıl yaptın?
- İçtim işte…
- İyi bok yedin! Kendine zarar verdiğinde de içmiştin! “Kendimi düzeltirim” diyorsun, peki ya o? Onu nasıl iyileştireceksin? Hakkın var mı onu hayal kırıklığına uğratmaya!
- Ben…
- Sakın bana bahane uydurma! Şu yukarıda yazdıklarına bak! Trenmiş, istasyonmuş, metaformuş, kızmışmış, camları kırmışmış! Benimle konuşacakmış da sözcükleri bitmiş! “Kendimle yüzleşemeyecek kadar boka sardım” diyemiyorsun da!
- Yeter! Canavar mıyım ben, hiç mi doğrum yok benim. Yaptım ulan işte söylüyorum hata yaptım! Pişmanım! Hata yaptım bitti gitti mi diyorum, yaptım bak deli gibi kendimle yazışıyorum! Kendime kızıyorum. Kendimi affetmeye çalışıyorum, bir çıkar yol arıyorum. 
- Bulamayacaksın! Sen nasıl yaktıysan onun canını, nasıl sızlattıysan onun içini, seninki de bir ömür sızlayacak! Hak ettiğin bu çünkü. Ne içine atabildin, ne kusabildin! Saçmaladın! Batırdın! Biliyor musun gidebilsem ben de giderdim senden!
- …
- …
  - Şimdi ne olacak?
- Bilmiyorum. Ama biraz susman lazım artık… Konuşmak bir işe yaramayacak çünkü. Rahat bırak onu… Bırak rahat rahat düşünsün…
- “Düşünecek bir şey yok” diyecektir. “Yok say beni” dedi. Gerçekten gitti işte…
- Yapacağın bir şey yok anlamıyor musun?
- Zaten hiç olmadı ki…
- Ne düşünüyoruz iki saattir? Ne düşündük söylesene düşünme payı bırakmadın hiç hep müdahale etmeye çabaladın. Çabaladıkça hata yaptın. Hata yaptıkça batırdın!
- Hayır. Hepsi hata değildi biliyorsun. Evet son olan olmamalıydı. Ama her şey hata değildi. Bütün hatalar tek taraflı değildi.
- Son yaptığın bütün iyi şeyleri silmesine sebep oldu. O yüzden sadece hatalar kaldı ortada… Ona rağmen kaldıysa bir şeyler küçük bir kor, yanar yeniden ateşi. Sakin ol. Korkma artık. Bırak rahat bırak düşünsün. Biliyorsun düşünecek. İstese de istemese de düşünecek. Sen vazgeçebildin mi düşünmekten hatırlasana eskileri. Bak bunları hatırla empati yapmak için hatırla oyunlarında kullanmak için değil. İçimiz rahatlasın diye söylemiyorum. Düşünmüyorum da dese düşünmesi gerek. Bunu bilmiyor olamaz. Bunu yadsıyamaz. O yüzden bırak rahat bırak. Sus. Biraz… Bir müddet, gerektiği kadar…
- Ne kadar?

- Bilmiyoruz… (04.06.2014)

Hiç yorum yok: